Shi Bo Ustayla Karşılaşma
Suavi Kendiroğlu, Klan Dergi 2003
Ustayla karşılaşmam sanki tanrısal bir el tarafından hazırlanmıştı. Japon kılıcı (iaido) hocamın seminerine gitmek üzere Paris'ten geçiyordum. Uçaktan inmiş, bineceğim trene kadar olan zamanı kitapçılarda geçirmeyi düşünüyordum. Günlerden Pazardı ve 14 Temmuzun bir gün öncesiydi. Ulusal bayram tatiline denk gelmesi nedeniyle bu turistik şehrin bütün mağazaları kapalıydı. Oysa bulmayı umduğum Çin güzelyazı kitaplarını bütün bir yıl düşlemiştim. Birkaç saat oyalanacak ve Paris'ten ayrılacaktım. Durumu kabullenmeye çalışıyor ve bu beklenmeyen durumun yarattığı hayal kırıklığı içinde sokaklarda dolaşıyordum.
Çok değil tren garından iki yüz metre kadar ilerde, boş bir pazar yerinde bir açık hava resim sergisi kurulmuştu. Bu sergiyi yolumun üzerine aldım ve öğlen yemeğimi geciktirmek pahasına standları gezmeye başladım. Pek çoğu satılmak kaygısıyla yapılmış işlerdi. Serginin en sonundaki masalardan birine doğru bakınca dizi dizi Çin yazı ve resimleri gördüm. Heyecanım masaya yaklaştıkça arttı. İnanması güçtü ama bir Çinli yazı ustasıyla tanışmak üzereydim. Eserlerini ve kitaplarını tanıtmak ve satmak amacıyla oradaydı. Gazete bayileri ve Arap bakkalları hariç hemen hiçbir mağazanın açık olmadığı bu şehirde sadece hayalini kurduğum kitapları değil, onları yazan ustayı da bulmuştum. Hem de aramadan!
Heyecanımı eserlerine bir süre hayranlıkla bakarak yenebildim. Ayak üstü konuştuk. Eserlerini sergileyen bir ustanın önünde ne söyleyebilirsiniz ki? Her şey apaçık ortadadır. Çeşitli yazılar, manzara ve bambu resimleriydi bunlar. Kitapları karıştırdım. 15 kadar Fransızca kitabın yazarıydı. Çayın sağlık için kullanılmasından Konfüçyüs'e, güzelyazı sanatından şiire kadar çeşitli konularda yazılmışlardı. Derken kısa hikâyemi, onu "gökte" ararken "yerde" nasıl bulduğumu anlattım. Benim de sanatıyla ilgilendiğimi duyunca işlerimi görmek istedi. Ne yazık ki kendi işlerim tren garındaki emanetçiye bıraktığım bavulumda kalmışlardı. Sırt çantamda hocam için boyadığım tek bir t-shirt vardı. Bir dağ manzarası boyamıştım. Kendisine bunu gösterdim. Yüreklendirici bir iltifatta bulundu. Bana kitaplarından birini tavsiye etti. Kendisine sorular sordum. Hepsine son derece teknik ve aynı zamanda aklımı karıştırmayacak açıklıkta yanıtlar verdi. Malzeme alabileceğim bir Çin mağazasından bahsetti. Türkiye'den geldiğimi duyunca da, vaktim varsa bana özel bir ders verebileceğini söyledi. Ne yazık ki bu mümkün olmadı. Artık bir daha ki sefere... Ayrılırken kendisinden kitaplarını imzalamasını rica ettim: "Latin harfleriyle de olsa...". Gülümsedi ve fırçalarına yöneldi. Mürekkep taşına birkaç damla mürekkep damlattı ve kitapların içlerine ayrı ayrı atasözleri yazdı. Fransızca bir cümle ve imzasını da eklemeyi ihmal etmedi. Bu yazı ustasının kitaplarını imzalaması bana verdiği özel ders oldu. Birkaç dakikaya sığan hareketler kâğıtta iz bırakarak ölümsüzleştiler. Onun hareketlerini seyrettiğim saniyeler genleşip yıllara dönüştüler. Ne mutlu bana ki içimden o ana tekrar dönebiliyorum.
Ayrılırken Usta'ya şunları söyledim: "Sizi tanıdığıma çok sevindim. Kitaplarınızı imzalayarak Ruh'unuzun hareketlerini paylaştığınız için de ayrıca teşekkür ederim"
Yanıtı şu oldu: "Aynen öyle"
Aşağıda Shi Bo'nun özgeçmişini ve kendi ağzından sanat yaşamını okuyacaksınız.
Shangai'da kültürlü bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Beş yaşında Tang ve Song hanedanları devrinden ezbere şiirler okumaya, resim ve güzelyazı çalışmaya başladı. O zamandan beri (Kültür Devrimi sırasında kapatıldığı toplama kampında bile) hiç durmadan üretti.
Yazar, şair ve yazı sanatçısı olan Shi Bo'nun, Çin, Tayvan ve Hong Kong'da altmışın üzerinde kitabı yayınlandı. 1990'da Paris'e yerleştikten sonra hepsi de Fransızca olmak üzere 15 kitap daha yazdı.
Pekin Yazı Sanatçıları Derneği eski as başkanı olan sanatçı, Caoshu ("deli ot" adı verilen yazı stili) uzmanıdır. Aynı zamanda Xingshu ve Kaishu stillerinde de tanınmış bir ustadır. "Güzel Bambu" adını verdiği, ince, akıcı, rüzgarda dans eden bambuları andıran çizgilerle Yin ve Yang'ı ifade ettiği özgün bir stili vardır.
Yirmi yılı aşkın bir süre boyunca Pekin'de üniversite hocalığı ve gazetecilik yapmış, Pekin, Şanghay, Hong Kong ve Kyoto'da sergiler düzenlemiştir. Eserlerinin bir kısmı özel koleksiyonlarda ve müzelerde bulunmaktadır.
Görünen ve Görünmeyen
Kaligrafi hayatım ve düşünceler / Yazan: Shi Bo
İlkokula yazılmadan bile önce, babam elime bir fırça tutuşturur ve kız kardeşimle birlikte günde iki saat yazı çalıştırırdı. Kalın sesini ve ciddi tavrını hiç unutmuyorum: "Şiir ve güzelyazı sanatını öğrenmeden mükemmel bir Çinli olunamaz, aydın kişi hiç olunamaz"
Altı yaşıma bastığımda, öğretmenimin bana ezberlettiği şiirleri sıcak, aynı zamanda da ciddi bir yaşlı adamın gözetiminde kağıda dökmeye başlamıştım. Ufak tefek adam Bay Xia idi. Benim ilk yazı ustam.
Şanghay belediyesinden emekli olan Xia, kurumun tüm güzelyazı işlerinden sorumluydu. Bana ücretsiz ders veriyordu. Ancak bu beyin garip bir öğretme yöntemi vardı. İlk iki ay boyunca, Zaofeng parkında yaptığı günlük yürüyüşlerde beni yanına alır, böceklerle, otlarla, bambularla, ördeklerle, çiçeklerle oynamaya teşvik eder, masa başına hiç oturmazdı.
Soğuk bir kış akşamı, ustam Xia beni evden aldı ve açıklık bir meydana götürdü. Bulutların sakladığı aya bakmamı istedi. Ayın nerede olduğunu bile bulamıyordum. On beş dakika boyunca arayıp bulamayınca da eve dönmek istedim. Xia kuvvetli bir öksürükle beni kendime getirdi. Çaresiz ve sorgulayan bakışlarımla açıklamasını dinledim: "Bulutların ardındaki ay görünmezdir ancak gerçektir. Görünenin ardındaki görünmeyeni görmek gerekir. Bütün yazı ustalarının bilmeleri ve uygulamaları gereken altın kural budur."
Bu kuralı anlamak (bugün gerçekten anlayabildim mi?) ve uygulamak için elli yılımı verecektim. Ustam Xia'ya göre, böcekler, otlar, dereler, çiçekler, vb. şekilleri, hareketleri, konumlarıyla görülürler, ancak istisnasız hepsi görünmez birşeyle hayat bulurlar: nefes. Bu nefes evrenimizi, hayatımızı, ruhsallığımızı yönetir. Bunların en iyi ifade şekilleri şiir, resim ve yazı sanatlarıdır.
Kendisiyle geçirdiğim sekiz yıllık fırça deneyimim boyunca Xia usta bıkmadan usanmadan nefes'in yazı sanatındaki önemini tekrarladı durdu. Küçük bir çocuk olduğumdan, az konuşan hocamın nefesle ilgili sözlerini anlamakta zorlansam da, sözlerini cömertçe pratiğe döktüğünde her şey aydınlanıveriyordu. Aynı zamanda güçlü ya da zarif, yoğun ya da kuru olabilen fırça darbelerine bakarak, sözünü ettiği nefesi hissedebiliyordum.
On dört yaşıma geldiğimde, ilk ustam olan Xia tüberküloza yakalandı ve bizi terk etti. Hayatı boyunca bekâr yaşamıştı ve beni evlâdı yerine koyardı. Bana miras olarak, hafızama kazınmış birkaç söz bıraktı: "Her zaman doğru bir insan ol ve bıkıp usanmadan nefes'in ve görünmez olanın derin anlamını ara..."
Ustamın yardımıyla sekiz yıl boyunca Wang Xizhi (321-379), Liu Gongquan (778-865) ve Yan Zhenqing (709-785) gibi büyük ustaların yapıtlarını kopyalamış, incelemiş, bu yolla yazı sanatında yeni teknikler öğrenmeme yardımcı olacak sağlam temeller edinmiştim. Sanat hayatımdaki yeni sayfa göz yaşlarımla ıslanarak açılıyordu. Şanghay gençlik merkezindeki ilk sergim ikinci ustam Sha Zhonghu ile tanışmamı sağladı. Sha Usta gerçek bir "görünmez dünya" ressamı ve yazı ustasıydı.
Sha Zhonghu, Gençlik Sarayı'nın Güzel Sanatlar Bölümü'nde çalışıyordu. Bu sergiden sonra bana haftada iki kez ders vermeye başladı. Her defasında üç saat süren derslerin ilk yarısı eski ustaların işlerini kopyalamaya, diğer yarısı ise teoriye ve serbest çalışmalara ayrılmıştı. Bu "ikinci yarılarda" nefesin anlamını kavramaya başlamış, dolu ve boş olanla, Yin ve Yang arasındaki görünmez uzay-zamanda bir yolculuğa başlamıştım.
Bütün Çin Uygarlığının şu üç öğretiye dayandığını da anlamıştım: yerel olan Taoculuk, Konyüçyüsçülük ve dışarıdan gelen Budizm. Sha Zhonghu eski resim ve yazıları göstererek, bütün Çin sanatlarının Yin'iyle Yang'ıyla, ebedi ve geçici, görünen ve görünmeyen yanlarıyla Taocu öğretiyi tümüyle içerdiğini anlatıyordu. Resim ve yazı alanında daha somut ifade etmek gerekirse, her tablo ya da yazı, doluluk ve boşluktan oluşan bir uzay-zamanı içeriyor, bundan görünmez nefes doğuyor ve yaratılış başlıyordu.
Bu felsefi eğitim önümde yeni ve harika bir ufuk açtı. Artık güzelyazı çalışmak için gerekli olan zihinsel yoğunlaşmaya ve ruhsal huzura ulaşabiliyordum. Yeni ustam Sha Zhonghu’nun tavsiyesiyle, Şanghaylı derviş Jingkong Daoren’in yanında dokuz ay boyunca “embriyo soluması” tekniğini öğrendim. Taoculara göre bu solunum türü nefes tekniklerinin en zoruydu. Yapılması gereken şey nefes alırken ve verirken karın kaslarının ufak bir hareketini kullanmaktı. Doğru uygulandığında elinizi burnunuzun önüne koyarsanız hiçbir rüzgar hissetmiyordunuz. Aynı ana karnındaki bebek gibi soluyordunuz. Embriyo Solunumu’nu uyguladığınızda, zihinsel ve bedensel olarak evrenle kaynaşıp görünmez olanla birleşir, sükûnet ve yoğunlaşmanın en yüksek seviyesine varır, doğanın nefesini hissederdiniz.
Birgün ustam Sha Zhonghu’nun atölyesinde, ayrı ayrı kâğıtlara Meng Haoran’a (689-740) ait “Bahar Uykusu” adlı şiiri yazdık.
Baharda uyku şafaktan da öteye
Kuşların şarkıları her yandan
Geceyi etkileyen sadece rüzgarın ve yağmurun fısıltısı
Kim bilir bu gece kaç çiçeğin döküldüğünü?
İşlerimizi tahta çerçevelere astık ve birkaç adım gerileyip sessizce incelemeye koyulduk. Aniden beni şaşırtan şu soruyu sordu:
- Bu sesi duyuyor musun?
Sözünü ettiği sesi duymak için bütün dikkatimle kulak kabarttım. Duymadığımı anlatmak için kafamı salladım.
- Yazdığımız şiire topla dikkatini. Fiziksel bedeninden ayrıl ve şairin bu dizelerindeki dünyaya gir.
Gözlerimi kıstım ve embriyo solunumu tekniğini uyguladım. Kendimi boşlukta dalgalanır gibi hissettim ve o anda bir bahar rüzgarı ve yağmurun etkisiyle dökülen çiçeklerin belli belirsiz sesini duydum. On beş yaşındaki bir çocuk için görünmez dünyaya adım atabilmek ne büyük bir mutluluktu! Neredeyse bu dünyanın saflığına ve güzelliğine dokunabilmiştim.
- Rüzgarı, yapraklara çarpan damlaları ve taçyaprakların yerde yuvarlanmalarını duydum, dedim heyecanla.
- O zaman, bu olağanüstü sezgiyi kullanarak, Meng Haoran’ın şiirini tekrar yazmalı.
İsteğini yerine getirdim ve bu sefer çizgilerimin daha akıcı, serbest, alımlı ve eskisinden daha büyük bir ifade gücüne sahip olduklarını gördüm. Ustam bu işimi hemen bir kumaş kaplama ustasına gönderdi ve çerçeveletti. Bundan sonraki tüm işlerim Şanghay’da açılacak sergilerim için aynı şekilde çerçevelendiler.
O günden sonra görünmez dünyanın gizemlerini keşfetmeye ve eski ustaların eserlerini inceleyerek bu evrenin nefesini duymaya, sanatımı mükemmelleştirmeye çalıştım. Wang Xizhi, Yan Zhenqing, Tang Yan, Dong Qichang gibi ustaların eserlerine bakarken kimi zaman bir gök gürültüsü, bir rüzgar, bir sağanak, kimi zaman da bir dere şırıltısı ya da kuşların şarkılarını duyuyordum. Görünmeze doğru yaptığım bu yolculuk bana yazı evrenini daha iyi tanıma ve kendi incelikli, zarif ve dengeli stilimi yaratma olanağı sundu.
Mükemmelliğe ve sanatsal başarılara doğru ilerlerken hayatımda bir başka olay gerçekleşecekti. Liseden sonra üniversiteye gitmek için, sevgili şehrim Şanghay’dan ayrılmak ve Pekin’e göçmek zorunda kalacaktım. O zamanlarda genç Çinliler kendi kaderlerini kendileri seçemezlerdi. Sloganları şuydu: “Hayatım Komünist Parti’nindir ve her şeyimi Mao Zedong’a borçluyum. Parti’nin kararlarına harfiyen uymak boynumun borcudur.” Hayatlarını Parti’nin eline teslim etmekten başka çareleri yoktu. Bu derece politize olmuş ülkede, üniversite hayatı da neredeyse askeri bir düzene sahipti. Öğrencilerin derslerinden başka bir uğraşları ya da hobileri olmamalıydı. Zaten dört yatak tarafından işgal edilen ve toplam sekiz metrekarelik yatakhanede, rahat bir ortam gerektiren yazı sanatı çalışmam mümkün değildi. Eğitim programı taşraya yapılan uzun gezilerle kesintiye uğruyordu. Beş yıllık üniversite dönemim yazı hayatımda büyük bir boşluk olarak kaldı.
Çok geçmeden Mao’nun Kültür Devrimi gerçekleşti. On yıl boyunca tarlalarda çalıştım. Bununla birlikte mekân bolluğu bana sevgili sanatımla uğraşma olanağı sağladı. Molalarda bir ağaç dalıyla kuma ya da ıslak toprağa birşeyler çizdim durdum. Görünen dünyadan, gerçeğin dayatmalarından uzaklaşıp zihinsel yolculuğuma devam ediyor, huzur buluyordum. Bu türden pek çok kısa kaçamak ve yolculuk sayesinde bütün aşağılamalara, zorbalıklara, bitip tükenmez sorgulara ve bana yapılan daha başka haksızlıklara dayanabildim.
On yıl kadar önce Fransa’ya yerleştim ve bu sefer fırçamı gerçek anlamda elime aldım. Görünmez dünyaya yolculuğuma devam edip, kendimi sessizlik ve huzurla özdeşleştirmek, evrenin hareketlerini ve nefesini keşfetmek, atalarımdan kalan güzelyazı sanatında ilerlemek fırsatı buldum.
Kaligrafi Üzerine Düşünceler / Shi Bo
2001 Aralığında bir Fransız arkadaşım bana Çin kaligrafisinde ustalaşmak için bir batılının kaç yıl çalışması gerektiğini sormuştu. Gülümseyip kafamı salladım. Bu arkadaşım birşeyi görmüyordu ve bu noktayı kendisine şöyle anlattım: “Tayvanlı araştırmacı Lin Jinzhong şunu söylemişti: Çin kaligrafisi, bilgileri, düşünceleri, dahası duyguları aktarma gücüne sahiptir. Harflere dair sonsuz şekil ve çeşitlemelerin kaynağı, yüksek bir plastik sanat olan kaligrafi, yalnızca bir işaret güzelleştirme uğraşı değil, yazının görünür ruhudur. Çin dünyasının bu insansı işaretler sanatı, okumayı zevkli ve göze hoş kılmakla kalmaz, çok farklı algılamalarla da izlenebilir.” Fransız dostum deminki gülümsememin nedenini anlamıştı. Yine de ısrar etmeyi sürdürdü: “Büyük bir yazı ustası olmak için on yılımı versem?”
Doğruyu söylemek gerekirse, gerçekten yetenekli birine, harfleri sadece şekilsel olarak ele alabilmek için on yıl yetebilir. Ancak bir “yabancı” on yıl boyunca Çince öğrendiğinde bir ortaokul öğrencisi seviyesine gelir. Henüz Çin güzelyazısının derin anlamına ve inceliklerine nüfuz edemez. Teknik olarak ifade etmek gerekirse: Kaligrafinin önemli özellikleri, fırçayla aktarılan Ki’den oluşan enerjinin, mürekkeple kâğıdın beyazı, dolu ve boş bölgeler, kâğıda dökülüp göze görünür hale gelenlerle sanatçının göstermeden ifade edebildikleri arasında kurduğu ilişkilerdir. Bu teknik seviyeye varabilmek için on yıl yetmez. Bunu birçok örnekle ispatlayabiliriz.
“Dürüst ve tarafsız olalım” diye devam ettim. “Bütün büyük yazı ustaları, meşhur olana kadar on, yirmi yıllarını, belki de daha çoğunu bu sanata adamışlardır. İlk on yıl kopyalamayla geçer. İkinci on yıldaysa yaratmaya başlarsınız. Neden bu kadar zaman ve zorluk diye sorarsanız, yazı sanatının bizzat ruhla ilgili bir çalışma olduğunu söylemek gerekir. Söz konusu olan ruhsal bir arınmadır.”
Gerçekten de yazı sanatı, edebi, felsefi birikimlerin, Çin tarihi bilgisinin bir ifadesidir. Geleneksel yaşayış ve düşünüşle de iç içedir. Büyük şair Su Shi (1036-1101) şunu söylemişti: “Dağlar oluşturacak kadar kopyalama çalışması yapmak yetmez. Ruha ancak on bin kitap okuduktan sonra ulaşabilirsiniz!”
Yazı ustaları Çin harflerinin yaşayan varlıklar olduğu konusunda hem fikirdirler. Yine büyük yazı ustalarından olan Su Shi’ye göre “Eser olabilecek bir çalışmanın kendi ruhu, nefesi, iskeleti, eti ve kanı olmalıdır. Bunlardan biri eksikse Yazı varolamaz.”
Bu beş vazgeçilmez öğeyi sayalım:
- Ruh: Her yazı eseri sanatçısının ruhsal durumunu ve akıl süreçlerini ifade etmelidir. Bu aşama yazı sanatının en önemli noktalarından biridir.
- Nefes: Sanatçı duygularını, düşüncelerini, enerjisini, tek kelimeyle ifade etmek gerekirse duyarlılığını fırçasıyla kâğıda aktarır. Bunu yaparken, bazen dolgun ve canlı, bazen de ince ve kuru çizgileri kullanır. Bu değişik çizgiler gereken yerde kullanıldıklarında eserde bir denge içinde buluşurlar.
- İskelet: Uyumlu bir şekilde birbiriyle buluşan çizgilerin sınırladığı yüzey ya da harfin kapladığı alandır.
- Et: Duyarlılık derecesi ve ruh haline göre yazı ustası, fırçasındaki mürekkebi kâğıda aktarmada çeşitli teknikler kullanır. Fırçanın kâğıda uyguladığı basınç, fırçanın hızı harfe “et” kazandırır.
- Kan: Burada kastedilen şey çoğu sudan oluşan mürekkeptir. Mürekkepteki su miktarına göre çizgiler soluk ya da koyu olabilirler. Bu nüanslar yazı sanatçısının ruh halini ifadede kullanılmakla kalmaz, sanatsal olgunluğunu da belli eder.
Yazı sanatında önemli olan dengedir. Yalnızca yapısal değil, eserin ruhundaki bir dengedir bu. Büyük usta Yu Shinan yazıdaki denge üzerine şunları söylüyor: “Ruh dengeli değilse, yazı eseri de dengeli olamaz. Konsantrasyonunuz tam değilse, harfleriniz sakattırlar.” Bundan ne anlamalıyız? Yazı kâğıda dökülmeden önce, sanatçının zihninde oluşur, düzeltilir, arındırılır. Burada esas çalışan ve ele yön veren iç gözümüzdür. Sonuçta yazı düzenlemesindeki denge, uzaysal ve sabit değil, zihin durumunun ürettiği bireydir. Bundan olağanüstü bir ifade ve yaratma potansiyeli doğar.
Elli yıldır yazı sanatıyla uğraşıyorum. Buna rağmen duygularımı tam anlamıyla ifade edecek seviyeye ulaşabildiğimi söyleyemem. Büyük ressam Shi Tao’nun “Resim Üzerine” adlı yapıtındaki sözlerini her an yeniden keşfediyorum: “Mürekkep okyanusunun ortasında zihninizi sağlamlaştırın. Yaşam fırçanızın ucundan çıkar. Resmin yüzeyinde tam bir değişim, kaostan bir ışık ortaya çıkar. Bu noktada fırça da, mürekkep de, resim de yok olur; geriye sadece kendiyle varolan Öz kalır.”